PROF. DR. KENAN DEMİRKOL, AKILLI BESLENMENİN MATEMATİĞİNİ ANLATTI
8/5/2007
“Damar tıkayan kolesterol değil, şeker!”
Gazetelerden kesip buzdolabına astığınız bütün “kibrit kutusu kadar” reçetelerini çöpe atın! Prof.Dr. Kenan Demirkol, A’dan Z’ye akıllı beslenmenin matematiğini anlatıyor... Şeker, vücudumuzu, demir paslanır gibi paslandırıyor, eskitiyor; çocuklarımızın hücrelerini 12 yaşında yaşlandırıyor. Şekeri, gıda sanayiinden söküp atmak zor ama, işe evlerimizin kapısından başlayabiliriz!
Prof. Dr. Kenan Demirkol genel cerrah. Muayenehanesinin kapısında “prof.” yazmıyor. “Ben üniversitede hocayım, burada hekim” diyor. Söz bir ara “kronometreli doktorlara” geldiğinde, yani 15 dakika muayene süresini aşınca ikinci vizite ücretini alanlara çok şaşırdı. Çünkü kendisi saat takmıyor, “dalgınlıkla saatime bakar da hastayı tedirgin ederim” diye. Uzmanlık alanı, beslenmeyle yakından ilgili olan sindirim sistemi organları. Ancak Demirkol bir “akıllı beslenme” uzmanı. Bunu bir insanın tüm bedenine ilişkin olduğu kadar, siyasi ve toplumsal boyutlarıyla da ele alıyor. Peki beslenme nedir? İlk aklımıza gelen, şişmanlık-zayıflık. Özellikle kadınlarda modasına göre sıfır bedenle, 90-60-90 arasında değişen ölçülerde olmak ya da olmamak. Doğru mudur? “Kibrit kutusu kadar” reçetelerini bir yana bırakıp, Demirkol’a: “Neden düşmandır şu ünlü üç beyaz?” diye sorduk. O, şekerle başladı.
“ŞEKER TÜKETİMİYLE HASTALIK ARTIŞ EĞRİSİ PARALEL”
DEMİRKOL- Kısmen ya da tümüyle beslenme alışkanlıkları sonucu oluşan kronik, aslında önlenebilir hastalıklar, çok büyük bir toplum sağlığı sorunu haline gelmiştir. ABD’de 20 yaş üstü erişkinlerin yüzde 65’i ya şişman ya daha da ileri aşamada. 64 milyon insanın koroner kalp hastalığı, 11 milyon insanın şeker hastalığı, 37 milyonun kolesterol yüksekliği vardır. Ülkemizde kalp hastalığı sıklığı bu boyuta henüz gelmemiş gözükse bile, şeker hastası sayısının dört milyon olduğu göz önünde bulundurulursa, yakın zamanda vahim bir tablo ile karşı karşıya kalacağımız açıktır.
Ne zaman ki şeker pancarından şeker üretilmesi Avrupa’da ortaya çıktı, soğuk iklimlerde de şekere dönüşebilecek bir besin maddesi keşfedildi, toplumların şeker tüketimi arttı. Toplumların şeker tüketiminin artış eğrisiyle, hastalıkların artış eğrisi bire bir örtüşüyor. Çünkü; şeker sadece kalorisiyle, şişmanlatıcı etkisiyle zarar vermiyor, doğrudan kimyasal yapısıyla da çok tehlikeli. “Şeker yiyeyim oradan aldığım kaloriyi başka yerden kısarım” demek çok yanlış. İnsan vücudunun şeker almasına gereksinim yoktur.
“12 YAŞINDA YAŞLANDIRIYOR”
- Çocukların enerjiye ihtiyacı var diye belli miktarlarda yemeleri doğru değil mi?
- Asla doğru değil.
- Peki enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağız?
- Taş devri döneminde insanlar hayvan avlar ve bitki toplar. Şeker sadece meyvede var. Meyve esas olarak bir kültür bitkisi. Doğal ortam sebze ağırlıklıdır. İnsan eli ne kadar fazla değmişse bir gıda maddesine, o oranda olumsuzlaşıyor. O dönemde, insanların kan şekeri 60 dolayındaymış. Bu devirlere geldikçe şekerle tanışıyor ve alışkanlıkları değişiyor. Dolayısıyla ortalama kan şekeri de değişiyor. Şimdi 100’lerdeyiz, 120’de şeker hastalığı. Biliyorsunuz şimdi şeker hastalığı iki türlü. Bir doğumsal genetik özelliklerle alakalı tip 1 diabet. Bir de edimsel tip 2 diabet. Pankreas organının artık yeterince insülin üretememesiyle ortaya çıkar. Yaşlanma süreci olarak kabul edilir. 60’lı yaşlarda görülmesi beklenir. Ama şu anda 12 yaşındaki çocuklarda tip 2 diabet var. Sağlıklı beslenmede şekerin hiç yeri yok. Tamamen bir damak alışkanlığıdır.
“KANSER HÜCRESİ DE ŞEKERLE BESLENİYOR”
- Ama, beyin sadece glikozla beslenmiyor mu?
- Doğru. Ancak, bu glikozu her türlü karbonhidrat içeren bitkiden vücut elde ediyor. Kanser hücresi de şekerle besleniyor. Özellikle kemoterapi gören asla şeker yememeli.
Şeker pancarından veya şeker kamışından elde ettiğimiz şeker ‘sakaroz’, iki ayrı molekülden oluşan bir birleşik moleküldür. Sakarozu biz yer yemez vücudumuzda glikoz ve fruktoza ayrışır. Glikoz kan şekerimizin de adıdır. Hemen kana karışır ve kan şekerini yükseltir. Vücudumuz şekerin zararlı olduğunu bildiği için korkudan hemen insülin salgılar. Çok fazla miktarda şeker yemişsek, gereğinden fazla insülin salgılanır. İnsülin o şekeri hemen alır vücudun bir enerji açığı varsa kısmen enerjiye dönüştürür. Ama insan vücudu çok tasarruflu bir biyolojik bünye. Çok az enerjiyle çok işler yapabilir. Mutlaka yediğiniz şekerde bir fazlalık olacaktır. Bu fazla şeker, insülin aracılığı ile ya kas ve karaciğerdeki şeker depolarına götürülecek ki, vücudumuzun şeker deposu
Şekerin ikinci bölümü olan fruktoz; çok az oranda insülin salgılatır. Dolayısıyla sınırsızca yiyebiliriz. Fruktoz günde
“MEYVE YİYORSAN, ŞEKER YEME”
- Yiyeceklere ve içeceklere bunu tercüme edersek.
- Bir kutu meşrubatta
- Meyvelerin şeker oranları farklı değil mi?
- İncir ve muz en çok şeker içerenler. Ama onun dışındaki meyveler aşağı yukarı aynı.
- Okuyucularımız söyleşimizden sonra bir reçete çıkartabilirler mi? Bunu yemeyeceğim, şunu yemeliyim diyebilir mi? Bu sistemin içindeyken, nasıl başaracaklar bunu?
“HAYVANLARA YAPTIĞIMIZ…”
- Ben kendim yapmadığım şeyleri topluma anlatamam. Ben böyle ve de çok keyifli yaşıyorum. Sunulanlar içinde sağlıklı beslenmeyi bir şekilde yapmak mümkün.
- Aslında hayvanlar yapabildiklerine göre.
- Hayvanlar yapamıyor bu işi, Çünkü; hayvanları biz besliyoruz. Tıkıyoruz ahırlara “şunu yiyeceksin” diye hayvanlara hayvanlık yapıyoruz.
- Oysa tavuklar bütün gün eşelenir durur, ihtiyacı olanı seçer yerdi. Filler örneğin hastalandığı zaman belli ağacın yapraklarını gider yermiş ilaç niyetine.
- Evet bu tüm hayvan aleminde var. Kaliforniya Valisi bütün o rambo görüntüsüyle Amerika’da en aklı başında valilerden biri oldu. İki büyük atılımı oldu. Bir tanesi; okullarda meşrubat satışını yasakladı. İki; patates cipsinin üzerinde, “öldürücüdür” yazısı konuyor.
AMERİKA’NIN MISIRINI TÜKETECEĞİZ DİYE…
- Cips deyince öteki düşmana mı geçiyoruz?
- Yok, bir konu daha var. Son yıllarda yeni akım mısırdan şeker elde etmek. 1920’li yıllarda Amerikan başkanı “benim köylüm mısırdan kalkınacak” fetvasında bulundu. Gerçekten de çok büyük teşvikler verildi. Göz alabildiğince mısır ekildi. Dünya mısır ekiminin yüzde 40’ı Amerika’dadır. Bunu sadece hayvan yemi yaparak ya da başka yollarda tüketemeyince değerlendirme yolları arandı. Japonlar mısırdan şeker elde etmeyi keşfetti. Amerika hemen balıklama atladı bu yöntemin üzerine. Artık şeker endüstriyel. Sıvı olduğu için paketlenip satılamaz. Ama her türlü dondurma, meşrubat, şerbette kullanılıyor. Bakıyorsunuz şimdi baklavacı artık şerbetini kendisi yapıp dökmüyor. Kartal’dan fabrikadan hazır fruktoz şerbeti geliyor.
KOLESTEROL DÜŞMANLIĞI
- Ama bunun daha sağlıklı olduğu yazılıp çiziliyor.
- Maalesef. Şimdi bilgi çağındayız ya! Bence bilgiye ulaşmanın en zor olduğu çağdayız. Çünkü, ekonomik kazanç kaygısı her türlü bilginin üzerine binmiş durumda. O kadar büyük bir rant var ki, gerçeğe ulaşmanın en zor olduğu dönemi yaşıyoruz.
Biraz önce dediğimiz gibi 15 gramdan fazla fruktoz yağa dönüşüyor ve bizi hasta ediyor. Nasıl demir paslanınca eskir, bu paslanmanın bilimsel adı oksitlenmedir. Vücudumuzdaki hücreler de oksitlenir ve yaşlanır. Birtakım gıdalarla oksitleyici, bir de bunu engelleyici maddeler alırız. Örneğin, üzüm çekirdeği. Gerçekten bu sistem bizim organizmamızın yaşlanmasını belirleyen, hastalanmasını, kanser gelişimini belirleyen ana faktör. Bakın bir kolesterol furyası aldı gidiyor. Kolesterol anne sütünde, yeni bir hayatın doğması için ana nesne olan yumurtada bolca var. Demek ki insan hayatının gelişme döneminde inanılmaz gereksinim var. Bakıyorsunuz kolesterol düşmanlığı sarmış ortalığı.
“KOLESTEROL MASUM, BİZ SUÇLUYUZ”
- Kolesterolün ölçüsü de zaman zaman değişiyor. Bunun modası olur mu?
- Bakıyorsunuz LDL 130’a kadar normalde. Üç sene sonra 100, şimdi de 60 olsun diyorlar. Yakında sıfıra indirecekler. Aslında, kolesterol masum. Bizler suçluyuz. Fruktozu yani tatlı şekeri yiyerek oluşturduğumuz trigliseritler, kolesterolün oksitlenmesine sebep oluyor. Yağsız kuzu şiş yediğinizi varsayalım, yanında da meyve suyu içiyorsunuz. Sadece kuzu şişi yeseniz bir zararı yok, ama kırmızı etten aldığınız kolesterolü, meşrubattan aldığınız şeker trigliserite dönerek oksitlediğiniz için damar sertliği oluşuyor. Biz insanlara “kardeşim kolesterol zararlı değil. Ama oksitlenmesine izin verme” diyeceğimize, ilaç firmaları kolesterolü düşürecek ilaç keşfediyor. Biz masum olanı indiriyoruz. Eğer oksitleyici maddeleri düşüremiyorsak, oksitlenen maddeleri azaltalım. Ama esas insan mantığı ne diyor? Oksitleyen maddeleri azalt.
Yine oksitleyici bir madde, damar sertliği yapan doymuş yağ asidi. Bu madde yapay beslenen hayvanların sütünde var, depo yağlarında var. Ama bizim ineğimiz merada otlasa, doğru beslense doymuş yağ asidi sütte ve hayvansal yağda sıfır olacak. Dolayısıyla kolesterol oksitlenmemiş olacak.
ANTEP YUVALAMASININ FAYDALARI
- Peki bu mümkün mü? Merada otlayan inek, otlayacak da, süt yapacak da kaç kişiyi besleyecek? Fiyatı yükseltmez mi tüm bunlar?
- Çok güzel bir noktaya değindiniz. Yıllardır hep böyle aldatılıyoruz. “Dünya nüfusu aç. Dünyayı besleyebilmemiz için yapay gübreye, yapay yeme ihtiyacımız var.” Hayvansal proteini, tek kaynak olarak görürseniz haklısınız. Ama insan ekmek yerken bile protein almış oluyor. Hububat, baklagillerde bile protein var. Şimdi doktorlar bunu okur okumaz itiraz ederler. Derler ki “Esansiyel amino asitler vardır”. Yani hayvansal gıdada var olan, vücudun üretemediği mutlaka dışardan alınması gereken bazı protein yapı taşları, amino asitler vardır. Örneğin; mercimekli bulgur pilavı yaptığınızda bulgurda eksik olanı mercimekten, mercimekte eksik olanı bulgurdan alıyorsunuz. Anakız diye bir yemek varmış, ben de yeni gördüm, bulgurdan yapılan küçük köftecikler nohutla birlikte pişiriliyor.
- Antep yöresinin yuvalaması gibi..
- Bir baklagil ve bir hububat. Birbirinin eksiklerini tamamlıyorlar. Tam ete eşdeğer protein almış oluyorsunuz. Makro nutrientler yağ, protein ve karbonhidrattır. Mikro nutrientler ise vitaminler, mineraller, enzimlerdir. Bizim süte kalsiyum açısından ihtiyacımız var. Eğer merada otlayan bir hayvanın sütüyse içinde bulunan omega-3’e ihtiyacımız var. Türkiye’de biliyorsunuz gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten. Ama yapay yem üreticileri “biz dünyayı nasıl doyuracağız” yalanıyla kandırarak hayvancılığı katlettiler. Hayvanları meralardan ahırlara çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü neyle besleniyor, pancar küspesiyle, yapay protein yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor. Hızla kan şekerini yükselten, hayvanın yağlanmasına yol açan ve hayvanın şeker hastası olmasına yol açan bir beslenme şekli.
İNEK NE YEMELİ
Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç yoktur. Doğal beslenen ineğin sütünde damar sertliği yapıcı doymuş yağ asidi yoktur, yapayda vardır. Bu asitler fruktoz gibi kolesterolün oksitlenmesine yol açar. Doğal beslenen ineğin sütünde dünyanın bugüne kadar bildiği en büyük antioksidan olan alfaminolimik asit vardır. Bu maddeyi tüketen kadınlarda meme kanseri yüzde 40 daha az görülmektedir. Yapay beslenen ineğin sütünde bu hiç yoktur. Yine merada beslenen ineğin sütünde insüline benzer büyüme hormonu vardır. Bu gençlik aşısıdır, bütün hücrelerin kendisini yenilemesini sağlayan maddedir. Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşını aşmış bazı insanlarda ikinci kalıcı dişler düşer ve onun yerine üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal sütün eseridir. Doğal sütün maliyetinin çok pahalı olduğu söylenir ama batıda ekolojik hayvancılığın sonucu elde edilen süt ile konvansiyonel üretilen sütün maliyeti arasındaki fark yüzde 10-15’i geçmiyor.
Ne Türkiye yasalarında ekolojik hayvancılıkla barışığım, ne de AB’dekiyle. Ekolojik hayvancılık denince akla “ekolojik tarım sonucu elde edilmiş ürünlerle hayvanın beslenmesi” geliyor. Affedersiniz ama 2000 yıl önce hayvan nerden patatesi buldu da yedi, ya da pancarı. İneğin normal beslenmesinde pancarın, mısırın ve patatesin yeri var mı? Yok.
- Demek Amerika’dakilerin varmış.
Orada da yok. İster ekolojik tarımla, ister normal tarımla elde edilmiş olsun hayvana pancar verilmesi yanlış. Zaten hayvanın sütünün kötü olmasının sebebi hayvanın, karbonhidratı zengin, onu yağlandıran tarzda, mısırla beslenmiş olması. O yüzden ekolojik hayvancılık dediğimizde yasalarımızın buna göre organize olması gerekiyor. Tanımlamamız gereken, türe özgü beslenme. Bir inek nasıl beslenir doğada? Öyle beslersek ineğin sağlıklı olmasını sağlarız. Dolayısıyla verdiği ürünün de insanlara sağlıklı olmasını sağlarız. Bütün doğada kendiliğinden yetişen yeşillikler omega-3 ağırlıklı yağ içerir. İnsanların eliyle ekilenler omega-6 içerir.
HAMSİYİ HANGİ YAĞDA KIZARTACAĞIZ
- Ne fark var arasında?
-. İnsan vücudunun her hücresinde hücre zarı vardır. Bu hücre zarı lipo protein katmanla sarılı. Yani bir yağ bir de protein. Bu hücre zarındaki yağ ana madde olarak omega-3’tür. Tek tük omega-6 da içerir. Biz yeşillikten uzaklaştıkça ve hayvanımızı da yeşillikten uzaklaştırdıkça elimizde tek bir omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı; kültür balığı değil. Halbuki insanın her gün
Bütün yağlar, yağ asitlerinin karışımıdır. Onlar da 3’e ayrılır. Doymuş yağ asitleri, tekli doymamış yağ asitleri, çoklu doymamış yağ asitleri. Çoklu doymamış yağ asitleri ikiye bölünür, onlar da omega-3 ve omega-6’dır. Bundan 40-45 yıl öncesi omega-6 kolesterolü düşürüyor diye tüm topluma söyledik. Ayçiçeği ve mısırözü yağlarını tükettirdik. Fakat sonra anladık ki bu yağlar iyi kolesterolü de, kötü kolesterolü düşürdüğü oranda düşürüyor. Bizim kolesterol açısından sağlıklı olmamızdaki unsur iyi ve kötü arasındaki dengedir. İkisini birden düşürürse denge bozulmamış olduğundan herhangi bir iyilik elde etmiş olmuyoruz.
DEPRESYONUN ÇARESİ
- İkisi arasında denge mi, fark mı önemli?
- Oran önemli. Omega-6’yı o kadar fazla alıyoruz ki, almış olduğumuz azıcık omega-3’ü de değerlendirmeden vücuttan hemen atıyoruz. Omega-3 olmayınca hücre duvarına veremiyorsunuz. Hücre duvarı da omega-3’ten oluşuyor. Vücut da asıl malzemeyi bulamadığı zaman gecekondu yapar gibi ne bulursa onla hücreyi onarıyor. Omega-3 yerine, omega-6 yağ asidi olan araşidonik asidi kullanıyor. Ama bu asit bütün stres komalarının hammaddesi. Gecekondunuzu el bombasıyla örmüş oldunuz. Dışardan biri taş atsa havaya uçacak.
- Ama o zaman da ben size stres ilaçları satacağım.
- Tabii. Omega-3’ten zengin beslenen toplumlarda depresyon çok az oranda görülüyor. Zihinsel performans artıyor. Beynimizdeki toplam yağ asidinin yarısı omega-3 olmak zorunda. Ama biz vücudumuza bunu sunamıyoruz.
ÇAY VE ZEKA
- Beslenmeyle doğrudan ilişkili öyle mi?
- Aynı şey mesela demir için de geçerli. Zamanında Türkiye’nin yarısı aptaldır lafı çok tepki yarattı. Bunu bu şekilde ifade etmek hoş olmadı, ama Türkiye’nin yarısında demir eksikliği, kansızlığı var. Demir eksikliği zihinsel eksiklik yaratır. Sonuçta demir üstünden düşünürsek Aziz Nesin haklıydı.
Türkiye’de çay tüketiminin de buna katkısı var. Demirin emilimini olumsuz yönde etkiliyor. Ama diğer taraftan çay iyi bir anti oksidan.
- Yemekten hemen sonra çay içme adetimiz var. Doğru mu?
- Şekerle içmediğiniz takdirde hiçbir zararı yok. Yemekten hemen sonra çay içilebilir.
- Demirin emilimini engellediği için iki saat sonra içmek gerektiği söyleniyor.
“ÇAYI ŞEKERSİZ İÇİN!”
- Üç saat. Ben tekrar omega-3’e dönmek istiyorum. Çünkü hayati bir olay. Omega-3’ün eksikliği insanları şeker hastalığına itiyor. Damarların sertleşmesine yol açıyor. Pıhtılaşabilirlik oranın artmasına, dolayısıyla kalp damarının veya beyin damarının pıhtıyla tıkanıp “inme” veya “enfarktüs” olmasına yol açıyor. Bir yandan omega-3 kaynaklarımız çok azaldı Toplum olarak zaten balığı çok az tüketiyoruz. Omega-6’yı çok tükettiğimiz için omega-3’ün yolunu kesiyoruz. Artık kesin olarak biliyoruz ki, ayçiçeği ve soya yağı kansere sebep olabiliyor. Akciğer kanseri, meme kanseri, kalın bağırsak kanseri, şeker hastalığının oluşumunu kolaylaştırıyor.
- Ayçiçeği de bir bitki. Neden zararlı? Kimyasal yapısından dolayı mı, üretim hatasından mı?
- Kimyasal yapısından. Kültür bitkisidir. Omega-6 yağ asidi içerdiği için. Mesela zeytinyağı omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün emilimine hiçbir zararı yoktur. Ayrıca ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme esnasında maruz kaldığı ısıdan sonra birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor. Biz bunlara trans yağ asitleri diyoruz. Bu yağ asitleri de yine kolesterolu oksitleyerek damar sertliği yapıyor. Diğer taraftan trans yağ asidi beyindeki sinir kılıflarına girerek beyindeki iletiyi bozuyor ve parkinson, alzheimer gibi hastalıklara sebep oluyor.
“ANNEMİN YEMEKLERİ BAŞKAYDI”
- Acaba “tadı güzel” dediklerimiz bize dışardan dayatılan bir kavram mı? Güzel nedir?
- Eşinizle ilk evlendiğinizde yemek yaptığınız zaman size itiraz etmedi mi, “benim annem böyle yapıyor” diye?
- Ben güzel yemek yaparım.
- Ona rağmen itiraz etti. İnsan çocukluğundan alıştığı damak tadını arıyor. Belki dünyanın en kötü aşçısı annesi, ama insan neye alıştıysa onu arıyor.
- Eski çağlardan bu yana insana dair güzel-çirkin kavramı bile ne kadar çok değişmiş. Biz ona böyle bir değer yüklediğimiz için güzel oluyor. Toplumda da dayatılan değerler var. Kola ya da hamburger için “bak bu güzeldir” deniyor çocuklara.
- Ben o yüzden üniversitelerde konferans vermeyi tercih ediyorum. Çünkü; onlar yakın zamanda anne baba adaylarıdır.
SPOTLAR(ÖNEMLİ BİLGİLER)
“Bir kutu meşrubatta
“Türkiye’de gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği var. Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az özümsenebilmektedir. Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan, baklagilden alıyorum zaten.”
“Yapay yem üreticileri ‘biz dünyayı nasıl doyuracağız’ yalanıyla, hayvanları meralardan ahırlara çektiler ve bugün her ahır hayvanı şeker hastası. Çünkü, pancar küspesiyle, yapay protein yemleriyle, patatesle ve mısırla besleniyor.
Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç yoktur. Doğal beslenen ineğin sütünde damar sertliği yapıcı donmuş yağ asidi yoktur, yapayda vardır. Bu asitler fruktoz gibi kolesterolün asitlenmesine yol açar.
19 yorum yazılmıştır
7/11/2009 - iNSAN KADIN OLARAK DOGMAZ SONRADAN OLUR!
Yazan: isimsizİnsan kadın olarak doğmaz, sonradan olur.
“İnsan kadın olarak doğmaz, sonradan olur. Dişi insanın topluma sunduğu vucudunu; ne biyolojik, ne piskolojik, ne de ekonomik kader belirlemez.” Ben solcu bir kadınım, solcu bir partiyle kadın davasının daha çabuk çözüleceğini pek zannetmiyorum. Zaten solcu bir parti de, öteki partiler gibi erkekler tarafından yönetilmektedir. Kadınlar konusuna yaklaşmak gerekince de, bunlar solcu erkekler gibi değil de tıpkı düpedüz erkekler (adamlar) gibi davranmaktadırlar. Zamanla anladım ki kadınların mücadalesiyle pekiştirilmezse sınıflar kavgası aldatıcıdır. Çoğu sosyalistler cinsel karşıtlığı sınıfsal karşıtlığa göre ikincil saymaya yatkındırlar. Oysa kendilerine sosyalist denilen ülkelerde şu bizim MLF (Kadınların Kurtuluş Hareketi) gibi bir hareketi örgütlemek yasaktır. Bence mücadeleyi iki düzeyde birden yürütmekte yarar var, karıştırmakta değil. Erkekler, partileri ne olursa olsun, kadınların yaşantısını gerçekten hesaba katamıyorlar.“SIMONE de BEAUVOIR”.. Esenlikler.Derleyen:M/Londra’dan
Bağlantı - -
7/11/2009 - Merhaba Demrkol
Yazan: isimsizİnsan kadın olarak doğmaz, sonradan olur.
“İnsan kadın olarak doğmaz, sonradan olur. Dişi insanın topluma sunduğu vucudunu; ne biyolojik, ne piskolojik, ne de ekonomik kader belirlemez.” Ben solcu bir kadınım, solcu bir partiyle kadın davasının daha çabuk çözüleceğini pek zannetmiyorum. Zaten solcu bir parti de, öteki partiler gibi erkekler tarafından yönetilmektedir. Kadınlar konusuna yaklaşmak gerekince de, bunlar solcu erkekler gibi değil de tıpkı düpedüz erkekler (adamlar) gibi davranmaktadırlar. Zamanla anladım ki kadınların mücadalesiyle pekiştirilmezse sınıflar kavgası aldatıcıdır. Çoğu sosyalistler cinsel karşıtlığı sınıfsal karşıtlığa göre ikincil saymaya yatkındırlar. Oysa kendilerine sosyalist denilen ülkelerde şu bizim MLF (Kadınların Kurtuluş Hareketi) gibi bir hareketi örgütlemek yasaktır. Bence mücadeleyi iki düzeyde birden yürütmekte yarar var, karıştırmakta değil. Erkekler, partileri ne olursa olsun, kadınların yaşantısını gerçekten hesaba katamıyorlar.“SIMONE de BEAUVOIR”.. Esenlikler.Derleyen:Merhametli/Londra’dan
Bağlantı - -
7/11/2009 - DiN NEREDEN GELiR!
Yazan: isimsizEngels,: "Din, insanın sınırlı anlayışlarından doğmuştur". (Sınırlı burada dar anlamındadır.) İlk insanlar için bu bilgisizlik iki kattır: doğayı bilmemek, kendi kendilerini bilmemek. İlkel insanların tarihini incelerken, sık sık bu ikili bilgisizliği düşünmek gerekir. Gene de ilerlemiş bir uygarlık saydığımız Yunan antikçağında, bu bilgisizlik, bize çocuksu görünür; örneğin, Aristoteles'in yeryüzünün hareketsiz olduğunu, evrenin merkezi olduğunu ve gezegenlerin yeryüzünün çevresinde döndüğünü düşündüğünü gördüğümüz zaman. (Aristoteles'e göre, bu gezegenler 46 taneydi, bunlar bir tavana çakılı çiviler gibi kımıldamadan ve bir bütün halinde, yeryüzünün çevresinde dönmekte idi...) Yunanlılar, su, toprak, hava ve ateş dedikleri ve artık ayrıştırılamayan dört öğenin varolduğunu düşünüyorlardı. Bütün bunların yanlış olduğunu biliyoruz, çünkü şimdi artık suyu, toprağı ve havayı kendi öğelerine ayırabiliyoruz ve ateşi de bu yukardakilerle aynı türden bir cisim saymıyoruz. Yunanlılar, bizzat insan hakkında da çok bilgisizdiler, çünkü organlarımızın görevlerini bilmiyorlardı ve örneğin yüreğin, cesaretin merkezi olduğunu sanıyorlardı. Daha o zamandan çok ilerlemiş saydığımız Yunan bilginlerinin bilgisizliği bu kadar büyük olduğuna göre, onlardan binlerce yıl önce yaşamış insanların bilgisizliği ne olur? İlkel insanların doğa ve kendileri hakkındaki anlayışları; bilgisizlik yüzünden gelişmemişti. Ama bu insanlar, herşeye karşın, eşyayı açıklamaya çalışıyordu. İlkel insanlar hakkında elimizde bulunan bütün belgeler, bize, düşlerin, bu insanların kafalarında, düşüncelerinde çok yer tuttuğunu söyler. Daha ilk bölümümüzde, insanın bir "eş" varlığı olduğuna inanarak, bu düşler sorununu, nasıl çözümlemiş olduklarını gördük. Başlangıçta, bu eşe ayrıca maddi kıvamı olan bir tür saydam ve hafif bir beden atfediliyordu. İnsanda, ölümden sonra da yaşamını sürdüren maddesiz bir ilke, ruhsal bir ilke olduğu anlayışı, çok sonra doğmuştur. (Ruhsal, yani spiritüel sözcüğü, ruhtan, yani esprit'den gelir ki, esprit, Latince'de, soluk demektir; son nefes ile birlikte giden soluk esnasında, ruh (can, âme) çıkar ve yalnız "ikinci"nin varlığı sürer gider.) Öyleyse, düşünceyi ve düşü açıklayan ruhtur. Ortaçağda, insanların, ruh üzerine garip anlayışları vardı. Yağlı bir bedende ince bir ruh, ince bir bedende ise büyük bir ruh olduğu düşünülüyordu. Bunun içindir ki, bu çağda, çileciler (zahitler, ascètes), büyük bir ruhları olsun diye, ruha büyük bir barınak yapmak için sık sık uzun süren oruç tutuyorlardı. İlkel insanlar, önce saydam eş biçiminde ve sonra ruh biçiminde, insanın ölümünden sonra da yaşadığı ruhsal ilkeyi benimseyerek, tanrıları yarattılar. İlkin insandan daha güçlü, gene de maddi bir biçimde bulunan varlıklara inanırken, buradan yavaş yavaş bizimkinden üstün bir ruh biçiminde tanrıların varlığına inanmaya vardılar. Böylece, Yunan antikçağında olduğu gibi, her birinin belirli bir görevi olan birleşik birçok tanrı yarattıktan sonra, buradan tek tanrı anlayışına ulaştılar. İşte o zaman, günümüzdeki tektanrıcı din yaratılmış oldu. Böylece açıkça görüyoruz ki, dinin kökeni, bugünkü biçimiyle bile, bilgisizlik olmuştur. Demek ki, idealizm, insanın sınırlı, dar anlayışlarından, bilgisizliğinden doğuyor; oysa materyalizm, tersine, bu sınırların geriye itilmesinden, geriletilmesinden doğar. Felsefe tarihi boyunca, idealizm ile materyalizm arasındaki bu sürekli savaşıma tanık olacağız. Materyalizm bilgisizliğin, sınırlarını geriletmek ister, ve bu, materyalizmin zaferlerinden biri, erdemlerinden biri olacaktır. İdealizm ve onu besleyen din, tersine, bilgisizliğin sürdürülmesi için, yığınların bu bilgisizliğinden, onlara baskıyı, ekonomik ve toplumsal sömürüyü kabul ettirmede yararlanmak için bütün çabaları harcar... ESENLIKLER... Felsefenin Başlangıç İlkeleri: Georges Politzer “Derleyen:Me
Bağlantı - -
25/10/2009 - EMPERYALiZM GiDERSE iNSANLIK DUZELiR, ve SAGLIKTA DUZELiR.
Yazan: isimsizFAŞİZMİN YÜKSELİŞİ
“Faşizm, finans-kapitalin yani sermayenin en gerici, en şoven, kitleler üzerindeki açık terör yönetim biçimidir… Faşizm, egemen sınıfın açıkça teröre başvurduğu ve kitleleri ezdiği bir dönemdir… “Dimitrov, faşizmin, diktatörlük heveslisi bir kişinin çılgınlığı sonucunda ortaya çıkmış tesadüfi bir olgu değil, ‘tekelci burjuva egemenliğinin bir biçimidir. Faşizmin en kanlı çeşidi olan, dünyayı kanlı bir savaşa sürükleyen Alman tipi faşizm, Sovyetler Birliğı'nin ve halkların mücadelesi sonucu 8 Mayıs 1945'te yenilgiye uğratıldı. Emperyalizmin yoğunlaşan saldırılarına baktığımızda faşizmin bir bütün olarak ortadan kalktığını ya da faşizm tehlikesinin bertaraf edildiğini söylemek mümkün mü? Dünyayı yeniden paylaşmak için aralarında kıyasıya mücadele yürüten tekellerin işçi sınıfına ve halklara yönelik saldırıları, faşizmin güncel bir tehlike olmaya devam ettiğini göstermektedir… Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Bulgar Devrimi'nin önderi Georgi Dimitrov'un (1882-1949) 1923'den 1948'e kadar değişik dönemlerde yazdığı yazılardan oluşan bir derlemedir. Uzun yıllar Bulgaristan Komünist Partisi'nin ve Komünist Enternasyonalin (Komintern) yöneticiliğini yapmış olan Dimitrov, yaşadığı dönemde gündeme gelen faşizm olgusunu çözümledi ve faşizme karşı mücadele eden işçi sınıfına ve halklara yol gösterdi. İtalya'da Mussolini'nin iktidara gelmesi ve Avrupa başta olmak üzere bütün dünyada faşizm tehlikesinin belirmesiyle birlikte faşizmin doğru bir tahlili, ona karşı mücadelenin doğru temellere oturtulması açısından büyük önem taşımaktaydı. Yeni bir olgu olarak faşizm, kimilerine göre küçük burjuvazinin bir başkaldırısı, kimilerine göre ise sınıflarüstü bir diktatörlüktü”… Faşizm, İkinci Dünya Savaşından sonra ölmedi, daha da yükseldi… Faşizmin olmağı bir ortam dilerim… Derleyen: Merhametli/Londra’dan
Bağlantı - -
23/10/2009 - Bilinç
Yazan: Merhametli“Bilinç varlık tarafından belirlenir”.“İnsanların maddi yaşam koşullarını belirleyen onların bilinçleri değildir, bu maddi koşullar onların bilinçlerini belirler.”. Dr.Marx..Esenlikler..
Bağlantı - -
23/10/2009 - DEVRiM
Yazan: MerhametliDEVRİM ?
"Eğer bir toplumda, devrim ve toplumsal değişim için koşullar olgunlaşmışsa, ama bu toplumsal değişimi gerçekleştirecek bir güç yoksa, o toplum için için çürümeye başlar." Lenin”… Esenlikler;, Merhametli
Bağlantı - -
23/10/2009 - “DEMOKRİTOS” (M.Ö. 460-370)
Yazan: isimsiz“Adaletsizlik eden kişi adaletsizliğe uğrayan kişiden daha mutsuzdur.”
“Hekimlik bedenin kötülüklerini, bilgelik ruhun kötülüklerini iyileştirir.” “-Doğa ve eğitim birbirine yakındır. Çünkü eğitim insanı dönüştürür, bu dönüşümle insanda ikinci bir doğa yaratır.” “Mutsuzluk içinde doğru düşünmek ne güzel şeydir.“Kalabalıklar mutsuzluk içinde bilgeleşir.” “Cinsel edim kısa süren bir inmedir:cinsel edimde insan, insan olmaktan çıkar, insan olmaktan uzaklaşır, insan olmaktan ayrılır birdenbire bir darbe yemiş gibi.” “Ödev insanı adaletsiz olmaktan engeller; en azından, kendi adaletsizliğine sahip çıkmaktan engeller.” “İnsanı mutlu kılan ne bedensel güçlükler ne zenginliklerdir, insanı mutlu kılan dürüstlük ve sakinıklıktır.” “Yanlışlardan sakın; korkuyla değil, ödev duygusuyla “Mutsuzluk içinde doğru düşünmek ne güzel şeydir.” “Utanılası eylemlerinden pişmanlık duymak yaşamını kurtarmaktır.”“Sizin için değersiz olan birinin sizi yönetmesi sıkıcıdır.” “Birçok insan akıllılığın ne olduğunu bilmediği halde akıllıca bir yaşam sürdürür.” “Kalabalıklar mutsuzluk içinde bilgeleşir.” “Konuşmaya değil eylemde bulunmaya ve erdemli davranmaya harcamalıyız tüm çabamızı.” “Başkasının işi için başını derde sokmak ve kendi işini askıda bırakmak yanlıştır.” Internetten derledim, bu sözler kimsenin tekelinde degildir. “Söz” sözü anlayan ve kavrayandir. Zaten “zaman” dediğimiz “sonsuz evrende nesnelerin yer değiştirerek zincirlendikleri, sonsuz süre olduğuna göre mesele yoktur. Anlamak, söylemekten daha büyük bir maharettir… Sözü söyleyenin kavrayamadığını; dikkatli okuyan kişi daha iyi görür. Bu sonsuzca devam eder gider… Böyle çalmaların kimseye bir zararı yoktur. Hep birlikte bilinçleniyoruz, Tuvalete giden, uyuyan, ağlayıp- gülen insanlar birbirinden üstün değildir. Kendini aşağı ve üstün görme; ikisi de bir ruhsal hastalıktır. Size nasihatta bulunduğum için özür dilerim.Benim amacım paylaşım ve bilinclendirme ve bilinclenmedir.Bilime darbe vuran yobazlara karşı dikkatli olalım. Ben her zaman hata yapan bir canlıyım. Hata’dan ders çıkarmak kaydiyle).Esenlikler. Merhametli/Londra
Bağlantı - -
22/10/2009 - ZAMAN İNSAN DÜŞÜNCELERİNİN DIŞINDA VARDIR !
Yazan: isimsiz“ ZAMAN: “TÜM VAROLANLARIN BİRBİRİNİN YERİNİ ALARAK ZİNCİRLENDİKLERİ SONSUZ SÜRE…ZAMAN- UZAY-DEVİM; ÖZDEĞİN VARLIK BİÇİMLERİNİ KAVRAM OLARAK DİLEGETİREN FELSEFESEL ULAMLARDIR..DÜNYA, İNSANDAN ÖNCE, ZAMAN VE UZAY İÇİNDE VAROLMUŞTUR VE MİLYARLARCA YILDAN BERİ DE VARDIR.. İNSANSA SADECE ON BİNLERCE YILDAN BERİ ORTADA GÖRÜLMEKTEDİR.. ÖYLEYSE ZAMAN VE UZAYIN, İNSAN BİLİNCİNİN ÜRÜNÜ OLDUĞU NASIL SÖYLENEBİLİR ?..EİNSTEİN: “BİR CİSMİN HIZI ARTTIKÇA BOYU KISALIR VE ZAMANI YAVAŞLAR”. GÜNEŞE GÖTÜRÜLEN BİR SAATİN DÜNYADA OLDUĞUNDAN BİRAZ DAHA YAVAŞ İŞLEMESİ, ZAMANIN NESNEL OLARAK VARBULUNMADIĞINI DEĞİL, TAM TERSİNE, HER KOORDİNAT DİZGESİNİN KENDİSİNE ÖZGÜ NESNEL BİR ZAMANI BULUNDUĞUNU TANITLAR.. BUNU KAVRAYABİLMEK İÇİN GÜNEŞE KADAR GİTMEYE DE GEREK YOK.. AYNI ÇİÇEK, BAKIMLI BİR SAKSIDA KIRDA OLDUĞUNDAN DAHA HIZLA GELİŞİR; DEMEK Kİ SAKSI ZAMANI KIR ZAMANINDAN FARKLIDIR.. UZAY, BİRLİKTE VAROLAN SAYISIZ VE SONSUZ NESNELERİN EVRENSEL DAĞILIMINI; ZAMAN, ARDI ARDINA OLUŞAN SAYISIZ VE SONSUZ OLGULARIN EVRENSEL GELİŞIMİNİ DİLE GETİRİR”..... ALINTI : “Orhan HANÇERLİOĞLU; FELSEFE SÖZLÜĞÜ”... Esenlikler dilerim. Derleyen/ Merhametli/Lonra’dan
Bağlantı - -
22/10/2009 - DEGERLi OGRETMEN Kenan Bile; ve Alim!( Hoca Camide olur)
Yazan: isimsizTARİHTEKİ TÜM ÇATIŞMALARIN KAYNAĞI?
Tarihteki tüm çatişmaların kaynağı, üretim ilişkileri ve üretim araçları arasındaki çelişkidir.ENGELS
Sizleri dinleyip bilincleniyoruz. Yolunuz acik, ve mutlulugunuz daim olsun dost. Merhametli/ Londra'dan.
Bağlantı - -
22/10/2009 - Bilge Kenan DEMiRKOL
Yazan: isimsizAnı Yaşayıp Mutlu Olmak !
“Anı yaşayıp mutlu olun! Geçmiş geçti gitti; Gelecek ise hayaldir. Şu an ‘nesnel gerçek’ olan yaşantındır, farkına varıp uyanmış olmandır; ve bilinçlenmendir”… Ailecek Mutluluğunuz daim olsun dostlar, … Esenlikler dilerim. Merhametli/Lonra’dan
Bağlantı - -
22/10/2009 - ALiM; BiLGE; AYDINLANAN ve AYDINLATAN Kenan DEMiRKOL OGRETMEN!
Yazan: isimsizAnı Yaşayıp Mutlu Olmak !
“Anı yaşayıp mutlu olun! Geçmiş geçti gitti; Gelecek ise hayaldir. Şu an ‘nesnel gerçek’ olan yaşantındır, farkına varıp uyanmış olmandır; ve bilinçlenmendir”… Ailecek Mutluluğunuz daim olsun dostlar, … Esenlikler dilerim. Merhametli/Lonra’dan
Bağlantı - -
22/10/2009 - Anı Yaşayıp Mutlu Olmak !
Yazan: isimsizAnı Yaşayıp Mutlu Olmak !
“Anı yaşayıp mutlu olun! Geçmiş geçti gitti; Gelecek ise hayaldir. Şu an ‘nesnel gerçek’ olan yaşantındır, farkına varıp uyanmış olmandır; ve bilinçlenmendir”… Ailecek Mutluluğunuz daim olsun dostlar, … Esenlikler dilerim. Merhametli/Lonra’dan
Bağlantı - -
22/10/2009 - AYDINLATTIGIN iCIN TESEKKURLER!
Yazan: isimsizALiM; FLOZOF ve BiLGE KiSi DEMiRKOL SAGOL.
Anı Yaşayıp Mutlu Olmak !
“Anı yaşayıp mutlu olun! Geçmiş geçti gitti; Gelecek ise hayaldir. Şu an ‘nesnel gerçek’ olan yaşantındır, farkına varıp uyanmış olmandır; ve bilinçlenmendir”… Ailecek Mutluluğunuz daim olsun dostlar, … Esenlikler dilerim. Merhametli/Lonra’dan
Bağlantı - -
29/7/2008 - şeker
Yazan: isimsizsayın Kenan bey sky türkte yayınlanan proğraminizi izledim ve çok etkilendim. Türkiyeye bir milyon ton şekerin girdiğini belirttiniz. ben şunu söyleyim şu anda Şirnak/Silopi habur gümrük kapısından bir günde ortalama 1000 - 1200 adedın üzerinde araç girişi oluyor her araçta bir şöfor var her şöfor en az 15 kg.şeker getiriyor bunun hesabini sız yapın. Irakta şeker çok ucuz guneydoğunun bütün şeker ihtiyacı ıraktan karşilaniyor.Bunun dışında nusaybın,cilvegözu,kılıs,gürbulak ve Esendere kapılarınıda katarsanız sızın dediğinizden de fazla şeker türkiyeye girmekte selamlar
Bağlantı - -
28/7/2008 - TEŞEKKÜR
Yazan: BELGİN KOYUNCUSayın Prof.Dr.Kenan Demirkol televizyondaki programda sizi izledim.Bize çok yararlı bilgiler verdiniz,çook çook teşekkürler.Türkiyenin sizin gibi insanlara çok ihtiyacı var.Sizi dinledikten sonra çok sevdiğim çikolatayı,çikolatalı gofreti,meyveler dışındaki bütün şekerli yiyecekleri yememeye karar verdim.Bizi öldürüyorlar haberimiz yok.Ne kadar yanlış besleniyormuşuz.Size sonsuz teşekkürler.Sizi sık sık tv de görmek istiyoruz.
Bağlantı - -
21/7/2008 - tebrikler
Yazan: dr. ayhan erenbizleri aydınlattığınız için teşekkür ederim
Bağlantı - -
28/4/2008 - Kim Doğru Söylüyor
Yazan: Mehmet MetinArtık doktorlarada güvenemeyeceğiz anlaşılan.Kim çok para verirse onun düdüğünü çalıyorlar.Son günlerde ki margarin reklamlarında konuşan diyetisyenlerimizin hepsi gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar.Çünkü para almışlar.Dr Kenan bey gibi doğruları söyleyen çok az doktor kaldı.Basında bir hafta bakıyoruz çikolata zararlı,sonraki hafta Nestle,Ülker gibi çikolata üreticileri bastırıyor bir bakıyoruz dünyada çikolatadan sağlıklı yiyecek yok nerdeyse.
Bağlantı - -
28/4/2008 - gıda emperyalizmi
Yazan: isimsizsayın prof dr Kenan Demirkola çek teşekkürler.
26.4 ntv deki programı seyrettim. şekerin zararlı olduğunu bildiğim halde bu kadarını ummuyordum. yağlar konusu da çok ilginç geldi çocukluktan itibaren ayçiçek ve vitayağıyla beslendik şimdi sadece zeytinyağımı kullanacağız. bizleri aydınlattığınız ve cesaretiniz için size minnettarım.
Bağlantı - -
27/1/2008 - teşekkür
Yazan: isimsizben 9. sınıftan bir öğrenciyim.siz aydın doğan lisesini de gelmiştiniz ve bir konferans vermiştiniz.gerçekten de bizim bilmediğimiz bir çok bilgiyi bize verdiniz.verdiiniz bilgileri hayatımızdada kullanıyoruz (9-a olarak)size çok teşekkür ederiz!!dilek
Bağlantı - -